Gramsci’den Karasu’ya; Hegemonya, Sivil Toplum ve Radikal Demokrasi – Göksel ILGIN

Giriş

İtalya’da nasıl olmuştu da bir devrim girişimi nerdeyse zafer çizgisini geçecekken yenilginin hemen akabinde Mussolini faşizmi peyda oluvermişti? Uzun mu uzun yıllarını hapishanede geçirmek zorunda kalan, İtalyan Komünist Partisi (PCI) üyesi Antonio Gramsci’nin, defterlerce hapishane notlarında cevabını aradığı en başat soruydu bu? Büyük buhranlara, ekonomik darboğazlara, aleni şiddet ve sömürüye rağmen nasıl oluyordu da burjuva sınıfının tahakkümü kendini sür- dürebiliyordu, yeniden üretebiliyordu? Varsayılsın ki Doğu devletlerinin, böy- lesi bir tabiyet ilişkisini mümkün kılan özgül tarihsel içerimleri mevcuttu; peki, Batı demokrasilerinde faşizmin nefes alabilmesi nasıl mümkün olabiliyordu? Zor kullanma tekelini elinde tutan devletin, üretim biçimi üzerindeki sıkı dene­timini öne süren tezler Gramsci için yeterli yanıtlar üretmekten uzaktı. Ancak uzunca bir süredir, kapitalist ideolojinin yeniden üretimini açıklama gayretine, alt-yapının (üretim biçimi ve üretici güçlerin) geri dönüşsüz biçimde üst-yapıyı (üretim ilişkileri ve ideolojik düzey) belirlediği yönünde yaygın bir fikir birliği damgasını vuruyordu. Ekonomik düzeyin üst-yapısal yansıması biçiminde ele alınan ideolojik düzey ancak ekonominin düsturlarıyla tetkik edilebilen bir ba­ğımlı değişkendi. O halde soru daha da billur hale geliyordu: Ekonomik koşullar büyük krizlerle boğuşurken dahi, ideolojik düzeyde kapitalizm nasıl hafif sıyrık­larla ayakta kalabiliyordu?

Gramsci’nin “Hegemonya” kuramı ekonomi ve ideoloji arasında öngördüğü “karşılıklı ilişki”ye dayanarak ideolojiyi tarihsellik (politik momentin belirleyici­liği) içinde bağımsız bir değişken olarak işlevselleştiriyordu. İdeoloji tartışması­na Gramsci’nin katkılarının yanı sıra, Fransız düşünür Louis Althusser’in açtığı; yapı-özne, üst-belirlenim tartışmaları da benzer bir sorunsalın izleğinde ideolo­jiye “göreli özerklik” kapılarını aralıyordu. 1900’lerin ilk yarısında gerek Gramsci gerekse Althusser’in kuramsal anahtarlarıyla aralanan bu kapıdan, yıllar sonra Gramsci’ye yönelik “üst-yapı teorisyeni” gibi ithamların yanı sıra Gramsci’nin temel sınıflara ve üretime dayanan nesnel “güç”lerine hegemonya bağlamında biçtiği payeyi özcü-lükle itham eden tezler de çıkabilecekti. Sivil toplum, demok­rasi, ideoloji tartışmalarında birbirinden farklı savlara referans gösterilebiliyordu Gramsci’nin kuramsal mirası. Faşizm ve hapishane koşullarında kaleme alınan defterlerin “kriptolojik” bir oto-sansürle yazılmış olması da “yorum farkları”nı meşrulaştırmak için oldukça somut bir mesnet teşkil ediyordu.

Bugün “radikal demokrasi” tezlerini tartışabiliyorsak elbette biraz Gramsci yü­zünden veya sayesindedir. Bu metin, radikal demokrasi tezlerinin (yazarların niyetinden zorunsuz bir bağımsızlıkla) kaynağını oluşturan hegemonya ve sivil toplum kavramlarının Gramsci sonrası serüvenlerine göz gezdirmeyi; bu bağ­lamda Gramsci’ye yönelik eleştiri ve değerlendirmeleri metinler arası bir kar­şılaştırmalı analize tabi tutabilmeyi deneyecektir. Bu yolla, sonul bir murat ola­rak, KCK üst düzey yöneticilerinden Mustafa Karasu’nun “Radikal Demokrasi” adını verdiği çalışması üzerine, Gramsci ölçeğinde ve hegemonya/sivil toplum bağlamında kuramsal bir değerlendirme yapabilmeyi amaçlamaktadır. Metnin Gramsci ve hegemonya kuramı üzerine bir dizi eleştiriden başlayıp, Ernesto Lac- lau-Chantal Mouffe uğrağına ve bağlantılı olarak Karasu’nun tezlerine ilerleyen izleği, elbette konuya dahil edilebilecek çok sayıda ismi ve tartışmayı dışarda bı­rakmaktadır. Bu, bir bakıma bir tercih ise de aynı zamanda bir zaruretin sonu­cudur. Sözgelimi Althusser’in, hegemonya kuramına yönelik gerçeğin nesnesi (ontoloji) ve bilgi nesnesi (epistemoloji) ayrımının iptal edildiği eleştirisi kendi başına bir yazı konusudur. Sevilay Kaygalak, radikal demokrasi tezlerinin esin kaynakları arasında Althusser’in de iştigal ettiği yapısalcılık ve post-yapısalcılık tartışmalarını işaret etse de[1] dağılmaya eğilimli bir genişlikten sakınmak kailesiy- le bu metinde; Laclau-Mouffe’un “hegemonya stratejisi” ile kendi tezlerini üzeri­ne inşa ettiklerini belirttikleri Gramsci’nin hegemonya kuramı arasındaki uzlaşı vektörleri ve Karasu’nun radikal demokrasi kavrayışının bu kuramsal birikimle bağları incelenecektir.

  1. Gramsci’nin Hegemonya ve Sivil Toplum Kavramları

Hegemonya, Gramsci’den evvel; Antik Yunan metinlerinden Komintern belge­lerine, Rus Sosyal Demokrat Hareketinin söylevlerinden, V. İ. Lenin’in eserlerine uzanan geniş bir skala içinde istihdam edilen oldukça işlevsel bir kavram. Rus düşünür ve politikacıları P. B. Axelrod ve Georgi Plekhanov’da hegemonya, işçi sınıfı hareketinin Rus demokratik devrim kazanımlarını sahiplenmesi gereklili­ğini ifade ediyorken[2] Lenin’in “Ne Yapmalı”sında işçi sınıfının tüm sınıf ve ezilen toplumsal kesimlere önderlik ettiği bir ittifak stratejisini işaret eder. Kavramın Gramsci öncesi farklı kullanımlarının ortak paydası olarak “önderlik” ve içinde hacim bulduğu zaman aralığını 19. yy ile sınırlarsak “işçi sınıfının önderliği” gibi anlamlar göze çarpmaktadır. Gramsci’nin kuramı ise, kendinden öncekilerden farklı olarak hegemonyayı sadece işçi sınıfının değil üst-sınıfların da etkinlik ve mücadele alanı olarak ele alır. Gramsci hegemonya kavramını, burjuva tahak­kümünün yeniden üretimini açıklamak amacıyla sınıfsal egemenlik ve iktidar ilişkilerinin merkezine yerleştirerek burjuva sınıfının alt-sınıflar, madunlar (sub- alterns) üzerinde çeşitli ideolojik aygıtlar vasıtasıyla kurduğu ideolojik-hegemo- nik üstünlüğü irdeler ve karşı hegemonyanın imkanlarını sorunsallaştırır.

Hegemonya ve sivil toplum gibi kavramların Gramsci kuramındaki rollerini de­ğerlendirebilmek için Gramsci’nin ciddiyetle önem atfettiği metodolojik/orga­nik ayrımlar kavranmalıdır. Zira Gramsci’nin kavram seti metodolojik olarak ayrı-k görülmesi icap eden bir dizi ikilik (dichotomy) ve mevzu bahis ayrımların diyalektik bağlarını kuran bütünlük (unity) ilişkileri arz eder. Sivil toplum/dev­let, rıza/tahakküm, alt-yapı/üst-yapı gibi ikiliklerin yanı sıra, (sırayla) entegral devlet, hegemonya ve tarihsel blok gibi; ikilikleri kendi bünyesinde diyalektik ve reel (organik) bir birlik içinde yoğuran bütüncül kavramlar ve bu kavram­lar arası ilişkinin metodolojik boyutu Gramsci kuramının temel yapıtaşlarıdır. Kavramlar arası organik bütünlük, metodolojik olarak ikilikler halinde ele alınan olguların zorunlu (ve maddi) birlikteliğini vurgular. Sözgelimi hegemonya; rıza ve tahakkümün diyalektik birliğini ifade eder. Egemen sınıflar, uzlaşmaz bir kar­şıtlık içinde olduğu alt-sınıflar, tabi/madun kesimler üzerinde hem baskı araç­larıyla (kolluk kuvvetleri, üretim araçlarının mülkiyeti) tahakküm uygular hem de ittifak halinde olduğu (önderlik ettiği) toplumsal kesimlerle birlikte, ideolojik aygıtlar (medya, sanat, din gibi üst-yapı kurumları) vasıtasıyla hegemonya ku­rar.[3] Bu bağlamda en özgün noktalardan biri, alt-sınıfların ideolojik hegemonya içinde kendiliğinden rıza gösterme pratiğinin anahtarı olarak ortak duyu saye­sinde gerçekleşen; farklı sınıfsal konumların çıkarlarının özdeşleşmesi, oydaşma süreçleridir. Oydaşma ve rıza kavramları Marksizm’de yapı tartışmalarının ilk yüzyılında kati kabullerle ele alınan ekonomist yaklaşımın alt-sınıfları ideolojik olarak “güdüp-yöneten” üst-sınıflar ikiliğine karşı alt-sınıfları edilgen ideoloji soğurucuları olmaktan çıkaran bir yaklaşımın gelişebilmesine olanak tanır. Böy- lece, sınıf mücadelesi farklı sınıfların etken ideolojik variyetlere haiz olabildiği ve karşılıklı hegemonya savaşının alanı olarak tanımlanabilir.

Gramsci’nin bir diğer önemli kavramı tarihsel blok, alt-yapı (ekonomi) ve üst­yapının (ideoloji) tarihsellik içindeki çarpışmalarını ve diyalektik birlikteliklerini ifade eder. Tarihsel blok kavramı ekonomi ve ideolojinin karşılıklı ilişkisini ezeli/ ebedi tanımlarla ele almak yerine farklı tarih ve koşullardaki belirleyicilik kuv­vetlerine dikkat çeker. Sözgelimi, Gramsci’ye göre 19. yy Batı modernliği ile Çar­lık Rusyası arasındaki farklılıklar alt-yapı/üst-yapı ilişkisinde birbirinden farklı uğraklarda ekonominin ya da ideolojinin daha etkin olduğu tablolar sunar. Bir tarihsel blok içerisinde hegemonya ancak temel sınıflar tarafından kurulabilir ki bu, hegemonyanın “ekonomik-korporatif türden” içerimleri de gereksinmesinin zaruri sonucudur. Gramsci’ye göre;

“Hegemonya şüphesiz, kendilerine hegemonyanın uygulanacağı grupların çıkar ve eğilimlerinin hesaba katılmasını, belli bir uzlaşma dengesinin oluşmuş olma­sını, yani üretici grubun ekonomik-korporatif türünden özverilerde bulunması­nı gerektirir. Ama böylesi özverilerin, böylesi uzlaşmanın öze ilişemeyeceği de şüphesizdir; çünkü hegemonya eğer etik-politikse ekonomik olmadan da ola­maz, [yani] temelini yönetici grubun ekonomik faaliyetin yaşamsal özüne uygu­ladığı kesin işlevinde bulunur.”[4]

Hegemonya kuramında bir diğer önemli kavram olan, Gramsci öncesinde; John Locke, Jean-Jacques Rousseau, G. W. F. Hegel ve Karl Marx’ın lügatçelerinde de yer alan sivil toplum da hayli uzun bir geçmişe sahip. Locke ve Rousseau’da sivil toplum “kolektif irade tarafından -devlet tarafından- düzenlenip örgütlenen” aile, üretim gibi mefhumların “ötesine geçen” yasalarca yönetilen bir devlet-ön- cesi toplumda “doğa durumu [state of nature] üzerinde düzenin hakimiyeti”ni ifade ediyordu.[5] Hegel ise sivil toplumu “etik ve törel düzenin en yüksek biçi­mi olan devlet” tarafından düzenlenmek zorunda olan “bütün devlet öncesi yaşam” olarak tanımlıyordu. Marx ve Engels’te ise sivil toplum ekonomik ala­nın (alt-yapının) bir parçasıydı ve devletin anti-teziydi; “üretici güçlerin gelişi­minin belli bir aşamasında” tüm maddi ilişkileri; tüm “sınai ve ticari” yaşamı kapsıyordu. Gramsci’nin kuramında kendisine öncel yaklaşımlardan farklılık arz eden özgünlük de, tam da bu noktada, sivil toplumun üst-yapısal uğrağa tah­vil edilmiş olmasıdır. En genel hatlarıyla sivil toplum; bazı özel örgütlenmeler; devletle (siyasi toplumla) veya devletin yargı, yasama organları veya baskı araçla­rıyla doğrudan bir bağı bulunmayan kurum ve etkinliklerin tümüdür[6] ve hege­monyanın üzerinde kurulduğu, iktidar ilişkilerinin çarpıştığı alandır. Lakin gözden kaçırılmaması gereken nokta şudur ki Gramsci sivil toplumu tümüyle üst-yapısal bir kavram olarak ele almak yerine alt-yapı ve üst-yapı arasında ara­cılık eden geçişken (eklemleyici) bir unsur olarak işlevselleştirir. Daha sonraki bölümlerde göreceğimiz üzere radikal demokrasi tezlerine varan ölçüde birçok sivil toplum teorisinde Gramsci’nin kuramsal mirasına dair sıkça fikir ayrılığına düşülen husus sivil toplumun (ve dolayısıyla hegemonyanın) yapısal konumu­dur. Gramsci’nin, aralarındaki ayrımın metodolojik boyutuna dikkat çekerek; “. gerçekte sivil toplum ve devlet bir ve aynıdır” şeklinde ifade ettiği organik bütünlük sivil toplum ve devlet ayrımını iptal etme, kuramsal sınırları muğlak- laştırma[7] potansiyeli iddiasıyla eleştirilmiştir.

Mevzi savaşı/manevra savaşı ve Doğu/Batı ikili karşıtlıkları Gramsci’nin sivil toplum/devlet ilişkisi tahlili üzerinden açıklamaya giriştiği hegemonya mücade­lesine ışık tutar niteliktedir. Gramsci’ye göre, sosyal demokrasinin görece var olabildiği Batı modern ülkelerinde devletle doğrudan bağı bulunmayan güçlü si­vil toplum ağları/alanları mevcutken, Doğu ülkelerinde (Gramsci bilhassa Çarlık Rusyası üzerinde durur) sivil toplum yok denecek kadar zayıftır ve devlet, yaşamı tüm mikro-ölçeklerine dek sarmalamış haldedir.[8] Gramsci, belli başlı demokra­si mevzilerinin sivil toplum etkinlikleri ile kazanılabileceği             (ve korunabileceği)

toplumların aksine; sivil toplumun zayıf olduğu ve devletin            tüm ağırlığıyla     tüm

toplumsal ilişkilerde hissedildiği ülkelerde doğrudan iktidara yönelen, manevra savaşını önermiştir.

  1. Gramsci “Üst-Yapı Teorisyeni” Midir?

Kuramının bazı temel yapı-taşlarını kısaca gözden geçirdiğimiz Gramsci’ye yö­neltilmiş eleştiriler ve bu eleştirilere verilmiş yanıtlar, bilhassa Berlin duvarının yıkıldığı dönemin hemen ardından bir furya halinde yaygınlaşan liberalizm te­melli sivil toplum hareketleri[9] ve Gramsci’nin kuramsal variyetine referansla üretilen radikal demokrasi tezleri ile hegemonya kuramı arasında süreklilik/ko­puş ilişkilerini gözlemleyebilmek için bazı tıkanık damarları açmakta yardımcı olacaktır.

Norberto Bobbio, Marx’ın eseri “Ekonomi-Politiğin Eleştirisine Katkı”ya atıfla Gramsci’yi, sivil toplumu ekonomik alana değil üst-yapıya yerleştirmesi nede­niyle Marksizm’den kopmak ve Hegel’in tezlerini mesnet edinmekle itham eder. Bobbio’ya göre Gramsci’nin kuramında “.sivil toplum tüm maddi ilişkileri de­ğil, tüm ideolojik ve kültürel ilişkileri; bütün sınai ve ticari yaşamı değil, bütün manevi ve düşünsel yaşamı kapsamaktadır.”[10] Bu tür bir sivil toplum kavram- sallaştırması Marksizm’in alt-yapı/üst-yapı kavrayışında “belirleyici önemde bir kayma”ya neden olmaktadır. Zira Gramsci devrimci bir mücadelenin sonucu/ amacını “siyasal toplumun [devletin] sivil toplum içinde erimesi” biçiminde formüle etmektedir ve o halde Bobbio’ya göre hegemonya kuramında mücadele Marksizm’le tezat biçimde üst-yapının alt-yapıya karşı mücadelesidir.[11] Jacques Texier, Bobbio’nun Gramsci’yi ekonomik belirlenimi tümden baypas etmekle ithamının temel bir ayrım noktasını gözden kaçırdığını belirtir. Texier’e göre Gramsci ve Marx sadece farklı konular üzerine odaklanmışlardır ve Bobbio, Gramsci’nin ekonomi üzerine vurgularını ıskalamıştır. Ancak, Texier’in Bob- bio eleştirisinde de Gramsci kuramını ekonomist bir zemine oturtma eğilimi yoğun biçimde belirgindir.[12] Hugues Portelli’nin ifadeleri ise hem Bobbio hem de Texier’e yanıt niteliğindedir. Tarihsel blok içerisinde bir türlü çözülemeyen öncelik, baskınlık sorunsalında Gramsci’nin üst-yapıdan yana tavır aldığını öne sürenlere Portelli’nin cevabı açıktır: “Gramsci bu irdelemeyi hiçbir zaman, kimi yorumcularının sık sık düşündükleri gibi, bu blokun bir ya da öbür öğesinin ön­celiği (primatue) biçiminde düşünmemiştir. Öyle olsaydı, tarihsel blok kavramı­nın, sonunda, tarihsel blokun bir ya da öbür uğrağı üzerinde çokça oyalananları ekonomizm ya da ideolojizmle suçlamaktan başka bir nesnesi (objet) olmazdı.”[13]

Gramsci’ye yöneltilmiş eleştiriler arasında belki de en geniş etki alanı yaratan, Perry Anderson’ın 1977 yılında kaleme aldığı “Gramsci, Hegemonya Doğu/ Batı Sorunu ve Strateji” adlı metin olmuştur. Anderson, Gramsci’nin, ancak ikili karşıtlıkları ile ele alınabilecek kavramlar arasındaki sınırları [organik birlikler biçiminde] muğlaklaştırmasının kuramsal ve pratik sorunlar doğurduğunu ileri sürer. Anderson’a göre Hapishane Defterleri içinde semantik kaymalara uğra­yan hegemonya/tahakküm ayrımı, ya hegemonyayı sivil toplumun; tahakkümü de devletin alanına yerleştirmek ya da tehlikeli (ve Gramsci’nin kendi tezleriyle çelişecek) biçimde rıza ve tahakkümün organik birliği savıyla tahakkümü he­gemonyaya dahil etmektedir.[14] Sivil toplum ve devlet ayrımında da benzer bir sıkıntı tespit eder Anderson ve defterler boyunca üç farklı sivil toplum formü- lasyonundan söz eder. İlkinde sivil toplum üst-yapısal bir unsur ilan edilirken örneğin; temsili demokrasiye dayalı Batı modern parlamentolarının, burjuva sınıfına ait birer ideolojik aygıta indirgenmesi riski baş gösterir ki parlamento­lar, ekonominin biçimlendirildiği, yönlendirildiği mecralar olması hasebiyle salt üst-yapısal kurumlar olarak ele alınamazlar.[15] Buradan yola çıkarak Anderson, toplumsal rızanın kaynağı ve hegemonya alanının, Gramsci’nin öne sürdüğü bi­çimde üst-yapısal unsurlar ya da sivil toplum olamayacağını belirtir. İkincisinde, tahakkümü de içine alacak biçimde hegemonyanın, sadece sivil toplum üzerinde kurulabileceği ileri sürülmekte. Anderson bu formülasyonda sivil toplumun; zor ve baskı araçlarını kullanmanın yasal ve meşru tekelini/otoritesini elinde tutan (Weberyen bir tanımla) devlet karşısında mücadele etmesinin imkanını sorunlu bulur. Hegemonya kavramının tanım sınırlarının tahakkümü kapsayacak denli genişletilmesi, tahakküm uygulayıcı devleti sivil toplumun tanımı içerisine sokar ve o halde Gramsci’nin sivil toplumun varlığı üzerinden ulaştığı Doğu/Batı ya da mevzi savaşı/manevra savaşı gibi ikilikler iptal olur.[16] Üçüncü formülasyonda ise Gramsci sivil toplum ve devletin bir ve aynı şey olduğunu ilan ederek tanım sınırlarını tümden ortadan kaldırır. Anderson, bu sınırları esneten ve yok eden kavramsallaştırmanın kuramsal eleştiriye ket vuracağını belirtir: “…Bir kez bü­tün ideolojik ve politik üst-yapılar -aile, reformist sendikalarla partiler ve özel iletişim araçları- tanım gereği devlet aygıtları olarak kabul edilirse burjuva de­mokrasisi ile faşizmi ayırmak imkansız ve gereksiz olur.”[17] Zira birincisi tanımı­nı güçlü bir sivil toplumun mevcudiyetinden, ikincisi de yaşamın tümüyle ağır devlet denetimine tabi olmasından alırken sivil toplum/devlet ayrımının iptali iki tanımı da işlevsiz kılmaktadır.

Peter D. Thomas, “Gramsci Çağı” adlı çalışmasında Anderson’ın eleştirilerine çeviri ya da intikal hatalarının yol açmış alabileceğini öne sürer. Thomas’a göre

Gramsci, sivil toplum ve devletin aynı (same) değil, özdeş (identical) olduğunu ifade ederek alt-yapı/üstyapı ve sivil toplum/devletin diyalektik ilişkisine dikkat çeker.[18] Galip Yalman’a göre ise; “devlet/sivil toplum kavram çiftinin metodo­lojik bir ayrım temelinde, farklı tarihsel bağlamlarda somut durum analizleri yapmakta işlevsel olabileceğini öngören ilişkisel (inter-relational) bir yaklaşım Gramsci’nin özgünlüğü iken, Anderson dışsal (external) ilişkiler temelinde me­seleye yaklaştığı için Gramsci’nin analizinde çeşitli tutarsızlıklar ve çelişkili sap­tamalar olduğunu ileri sürmekteydi.”[19] Yalman’ın “dışsal ilişkiler” ifadesi, söz­gelimi ekonominin ideolojiyle veya devletin toplumla dışsal bir ilişki kurduğu felsefi çerçeveyi betimliyorken, Gramsci’nin özgünlüğü olarak tarif ettiği ilişkisel yaklaşım, diyalektik bağları tanımlanan kavramları (diyalektik materyalizmin gerektirdiği gibi) birbirini karşılıklı içeren bir ilişki içinde kavrar. Alt-yapının üst-yapıyı dönüşsüz biçimde belirlediği tezi (veya tam tersi) bir dışsal ilişki ör­neği iken, bu ikiliği tarihsel blok içerisinde birleştirip özgül tarihsel bağlamla­rın tetkiki için teorik metodoloji gereği (Marx’ın soyutlama yönteminde olduğu gibi) iki ayrı kavram/moment olarak ele alan Gramsci’nin yaklaşımı Marksizm’e uygun biçimde ilişkiseldir. Bu bağlamda Gramsci’nin başat argümanları, rıza/ta­hakkümden ziyade hegemonya; alt-yapı/üstyapıdan ziyade tarihsel blok ve sivil toplum/devletten ziyade entegral devlettir.[20] İkili karşıt kavramlar metodolojik bir soyutlama düzeyini, bütüncül kavramlar ise gerçek yaşamla organik bağlar kuran somut düzeyi işlevli kılmaktadır. Stuart Hall, sivil toplumun “katıksız öz­gürlüğün ideal alanı” olmadığını ve “onun mikro-dünyalarında çok sayıda ça­tışma ve güç odakları -ve dolayısıyla sömürü baskı ve dışlama noktaları” var ol­duğunu belirterek kavram çifti arasındaki ilişkiselliği öne çıkarır.[21] Yine Thomas benzer bir dışsal yaklaşım eleştirisi içinde, Anderson’ın sivil toplum ve devleti pratik anlamlarıyla ele alması sebebiyle Gramsci’nin kuramsal gayretini yanlış yorumladığını belirtir.[22] Anne Showstack Sassoon, sivil toplum/devlet ayrımına dayanan Doğu/Batı ikiliğinin, coğrafi ayrımlardan ziyade bahsedilen ülkelerin üretim biçimi ve ilişkilerini karakterize ettiğini ileri sürer. Örneğin, Rusya’da toprağa dayalı üretim ve feodal ilişkiler görece baskınlığını korurken Batı kapi­talist üretim biçimi ve ilişkilerinin bir hayli yol almış olması Gramsci’nin ikilik­lerinde ifadesini bulur.[23]

  1. Radikal Demokrasi ve Hegemonya İlişkisi

Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un birlikte kaleme aldıkları “Hegemonya ve Sosyalist Strateji” ilk kez 1985’te yayımlandı. Laclau-Mouffe, temelini attı­ğı kuramsal yenilikler nedeniyle hissettikleri minnet duygusunu bildirdikleri Gramsci’nin hegemonya kuramı üzerinde gerçekleştirdikleri bir dizi özgül mü­dahale ile hegemonya kavramını radikal demokrasi adıyla yeni bir strateji içinde kavramsallaştırdılar. Gramsci’nin kuramına yönelik en temel eleştirileri, hege­monyanın sadece temel sınıflar tarafından kurulabileceği kabulünün reddi üze­rinde biçimleniyordu.

KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu’nun 2009’da yayımlanan “Radikal Demokrasi” adlı çalışması ise gerek Türkiye’de güncel siyasetin pratik açmazla­rına dair gerekse sosyalist-solun, halk-özgürlük mücadelelerinin ve demokrasi kavramının kuramsal/tarihsel bakiyesine odaklanarak radikal demokrasi kavra­mını inceliyor. Bu bölümde karşılaştırmalı biçimde; Karasu ve Laclau-Mouffe’un radikal demokrasi tezlerinin kuramsal önermelerini ve Gramsci’nin hegemonya kuramıyla kurdukları süreklilik/kopuş momentlerini teşhis etmeye çalışacağız.

Karasu, tarih boyunca yapılan birçok demokrasi tanımının birbirleriyle doğal olarak çeliştiklerini ve bu birbirinden ayrı tanımların farklı tarihsel-ekonomik koşullarda, farklı ideolojiler tarafından üretildiğini ifade eder. Bu çokluk arasın­dan, lüzumu nedeniyle izahat gerektiren tanımlar doğrudan demokrasi, derin demokrasi, halk demokrasisi veya radikal demokrasidir. Karasu’nun radikal de­mokrasi tezine içkin kuramsal önermeler, Laclau-Mouffe ve Gramsci’den belir­gin izler taşımaktadır. Karasu’nun çıkarımları diğer yandan; Gramsci’nin tezle­rinden kopuş arz eden başat noktalarda Laclau-Mouffe’un Gramsci’ye yönelik eleştirileriyle manidar paralellikler de taşımaktadır.

Karasu’ya göre radikal demokrasi “.halkın devlet dışında tamamen kendi ken­disini yönettiği”, bunun için “araçlar, yöntemler ve uygulamalar geliştirildiği” demokrasi biçimidir.[24] Devletçi, iktidarcı zihniyeti karşısına almakla birlikte “devleti reddetmeyen ancak küçültülmesi ve (y)etkilerinin daraltılması” ge­rekliliğini öngören”, “kadın, gençlik, emekçiler, dinsel ve etnik azınlıklar” gibi farklı toplumsal kesimlerin başta yönetim olmak üzere yaşamın tüm alanların­da eşit biçimde yer alabildikleri bir siyaset felsefesinin pratikte somutlaşması- dır.[25] Radikal demokrasi “devlet + demokrasi biçimindeki bir sistem zihniyetini esas almaktadır. devletten tümden kopma gerçekleşmese de ekonomik, sosyal, kültürel olarak var olan devletin yanında kendi sistemini oluşturarak yaşamayı ifade etmektedir.”[26] Karasu, sosyalistleri devletçi/iktidarcı zihniyeti aşamadıkları için “sistemin sol mezhebi” kalmakla eleştirir.[27] Bu eleştiriden hareketle radikal demokrasinin en temel özelliklerinden biri olarak: “devlete dayalı siyaseti toplu­ma dayalı siyaset” haline getirmesi olarak ifade eder. Yani, bir araç olduğu kadar kendi başına bir amaç olduğu da ilan edilen radikal demokrasi mücadelesinde “siyasetin temel hedefi devlet ve iktidarı ele geçirmek değil, toplum işlerinin top­lum tarafından yönetilmesini sağlamaktır.”[28]

“Özcesi radikal demokrasi devletin ordusunu, polisini, şu veya bu bürokratik ay­gıtını ele geçirerek halkın güç yapılamayacağını, bunları ele geçirerek güç olma yaklaşımlarının sonuçta halkı zayıflatmayla sonuçlandığını, dolayısıyla bunlara karşı olarak ve bunlardan uzak durarak, bu kurumlar zayıflatılıp güçsüzleştirerek halkın güç yapılıp demokrasinin kurulacağını vurgulamaya dayanmaktadır.”[29]

Toplumun bir öz-güç haline getirileceği demokrasi ortamının derinleştirilebil- mesinin zorunlu bir gereği olarak demokratik konfederalizm “ne kadar çok devlet o kadar az demokrasi” mottosu ile tarif ediliyor ve kurucu özne, komünal yaşamdan yana tüm toplumsal kesimleri kapsayacak biçimde “halk” olarak im- leniyorken Karasu; “Türkiye eğer Fransa ya da İtalya gibi demokratik değerleri ve örgütlenme özgürlüğünü belirli düzeylerde benimsemiş bir ülke olsa, demok­ratik konfederal sistemin gerçekleştirilmesi önünde bir engel ortaya çıkmaz” demektedir. Karasu’ya göre “üniter yapılar bir kimliğin ya da bir halkın inkar edilip edilmemesiyle ilgili bir konu değildir. [Üniter Yapı] Devlet sisteminin ve organlarının birliğini ifade eder.” [30]

Karasu’nun radikal demokrasiye dair mühim kıstaslarından biri de “dar sınıf yaklaşımı”na ve liberal demokrasiye karşıtlıktır. Demokrasiyi “çok karmaşıkla­şan sosyal, ekonomik ve kültürel yaşam ortamında sadece bir toplumsal sınıfın, bir toplumsal kesimin çıkarına olan bir yaşam biçimi olarak görmek yanlıştır.” Dolayısıyla radikal demokrasinin en temel özelliği “demokrasiyi sınıf yaklaşım­larından arındırmasıdır.”[31] Karasu’nun, devlete belli başlı açılardan dışsal bir konfederal demokrasi kavrayışının iktidar reddiyesi kaynağını, demokrasinin anti-tezi olarak görülen sınıf yaklaşımına karşıtlıkta bulmaktadır.

Laclau-Mouffe ve Karasu’nun tezleri arasındaki tutarlılık düzeyi demokrasinin radikalleşmesi ve derinleşmesi gibi ortak ifadelerin yer aldığı tesadüfen-benzer bir lügatçenin tercih edilmesinden fazlasını teşkil etmektedir. Laclau-Mouffe, Gramsci’nin öne sürdüğü biçimde hegemonyanın yalnızca temel sınıflar tarafın­dan kurulabileceği tezini reddeder.[32] Ekonomiye atfedilen yapısal/nesnel belirle­yiciliğin doğrultusunda işçi sınıfının politik önderliği ve söylemsel formasyon­lar karşısında ekonominin “göreli ağırlığı” gibi kabullerin “özcü” bir yaklaşıma tekabül ettiğini ileri sürer. Zira hegemonik eklemlenme ağları içerisinde sürekli bir oluşsallık arz eden söylem; ekonominin (ki Laclau-Mouffe’a göre Marksizm ekonomiye nesnel, sabit ve bağımsız-belirleyici bir rol yükler) kendi dışında ka­lan toplumsal süreçleri açıklayabilecek yegane kavramdır. Tam da bu noktada Gramsci, toplumsallığı bir süreç olarak kavramakta işlevsel bir yaklaşım teşkil edebilecek tarihsel blokun temel eklemleyici unsuru olarak ekonomik-korporatif boyutuyla sınıfları işaret etmesiyle eleştirilmektedir:

“Gramsci’nin iki temel yanından uzaklaşmış olduğumuz açıkça görülüyor: (a) hegemonik öznelerin zorunlu olarak temel sınıflar düzleminde kuruldukları noktasındaki ısrarı ve (b) organik krizlerin oluşturdukları fetret dönemleri dışın­da, her toplumsal formasyonun kendisini tek bir hegemonik merkez çevresinde yapılandırdığı postulatı”[33]

Laclau-Mouffe’a göre uzlaşmaz karşıtlık içindeki sınıfların politik çıkarları söy- lem-dışı bir nesnel varlıkla açıklanamaz. Örneğin; “serf, köle ve benzerleri kendi içlerinde antagonist konumlar ifade etmemektedir. Ne zaman ki farklı bir söy­lemsel formasyon, tabiyet söylemini kesintiye uğratırsa, o durumda tabiyet ilişki­si, antagonist bir baskı ilişkisine dönüşmektedir.”[34] Dolayısıyla toplumsal sınıflar ve politik çıkarları arasında zorunlu bir bağ mevcut değildir ve böyle zorunlu bir bağ üzerinden sınıflara biçilen nesnel güç payesi “özcü” bir yaklaşımın sonu­cudur. Laclau, nesnellik nosyonunu tümden iptal ettikleri yönünde kendilerine yöneltilen eleştirilere cevaben: “nesnelerin söylemsel bağlam dışında bir varlığa sahip olduğunu inkar etmediklerini, reddettikleri şeyin ise, nesnelerin söylemsel bağlam dışında bir oluşa sahip oldukları düşüncesi olduğunu” ifade etmektedir.[35]

Laclau-Mouffe’un, Gramsci’nin kuramından felsefi düzlemde ayrıldığı temel husus Gramsci’ye yönelttikleri, ikili karşıtlıkların mutlak ve sabit kategoriler bi­çiminde ele alınarak oluşsallığın göz ardı edilmesi eleştirisine dayanır. Örneğin,

Laclau-Mouffe için sürekli oluşsallık içindeki toplumsallığın antagonist çelişkileri aşabilmesi için lüzum eden; iktidara yönelen manevra savaşı değil mevzi savaşı­dır. Ekonominin dışsal bir değişken olduğu ve antagonizmanın söylem düzeyinde gerçekleştiği kabulünün, bir sivil toplum ufku ile sınırlı toplumsallığın kurulma imkanlarını mevzi savaşında görmesi hiç de abes değildir. Zira sözgelimi, kapi­talist üretim ilişkilerinin son bulması Laclau-Mouffe’a göre radikal demokrasiye içkin olabilecekse de üretim biçimi ve ilişkilerinin dönüşümü toplumsal eşitsiz­liklerin ortadan kalkması için öncel ya da sonul bir zaruret teşkil etmez.[36] Bu bağlamda Laclau-Mouffe, liberal demokrasiyi, kazanımlarını tümden reddetmek yerine, derinleştirmenin ve radikalleştirmenin doğru olacağını savunmaktadır.[37] Gramsci’nin (ve aslında farklı bir konjonktürel bağlamda olsa da Lenin’in) bir ittifaklar yumağı olarak kavramsallaştırdığı hegemonyadan sınıfların ekonomik- ideolojik-politik rolünü çıkararak ideolojik eklemlenmelerin ve söylemsel for­masyonların çarpışma alanı olarak ele alan Laclau-Mouffe’un hegemonik süreç kavrayışlarında özne, “karmaşık kolektif iradeler” ya da Kaygalak’ın deyimiyle “sınıflar arası halk ittifakı” olarak tanımlanır. Tabiyet söyleminin kesintiye uğ­raması sonucunda kendini uzlaşmaz bir baskı söylemi içinde bulan toplumsal kesimler (kimlikler, hegemonik formasyon içinde özne konumları) baskı kuran tabiyet ilişkilerine karşı demokrasi mücadelesi verirler. Devletin “eşitsizliklerin kurulması ve sürdürülmesindeki rolü ve işlevi” yine söylem dolayımıyla tezahür ettiği için mücadele, manevra savaşının öngördüğü biçimde devlete ve iktidara değil iktidarı kuran söylemsel formasyona karşıdır.

Karasu ve Laclau-Mouffe’un tezleri arasında olumsal paralelliklerin varlığı aşikar olsa da gözden kaçırılmaması gereken mühim bir detayı hatırlamakta fayda var. Karasu’nun, demokrasi mücadelesinin öznesi olarak konumladığı “halk” kav­ramı, Laclau-Mouffe’un “karmaşık kolektif iradeler” olarak tanımladığı muğlak özneyi anıştıracak biçimde ele alınabilirse de pratikte muhatabın; muğlaklıktan olabildiğine uzak bir halk tanımına, “Kürt Halkı”nın somut varlığına dayanan ve yıllardır savaşmakta olan bir örgütün mensubu olduğu unutulmamalıdır. 1) Radikal demokrasi nihai bir hedef değil, ulus kurtuluş/özgürlük mücadelesi­ne içkin bir uğrak olarak sınırları, kapitalizm içinde demokratik özerklik mü­cadelesi ile çizilmiş iseydi tartışmanın izleği elbette Karasu lehine değişecek ve Laclau-Mouffe’un tezleri ile keskin bir ayrım gözetilebilecekti. 2) Böylesi ayrım­lar KCK’nin ve bağlantılı diğer kurumların mensuplarınca sunulmuş birçok me­tinde mevcuttur.

  1. Sonuçlar

Laclau-Mouffe ve Karasu’nun devletin varlığına zorunlu bir karşıtlık olmaksızın kurguladıkları demokrasi kavrayışı, Gramsci’nin organik bir bütün ve/fakat ikili karşıtlık içinde ele aldığı sivil toplum/devlet ve mevzi/manevra kavramlarından birincil olanlara odaklandıkları aşikardır. Bu yönelimde Gramsci’nin felsefi düz­leminin terk edilmesinin mühim payı vardır. Sivil toplum ve devlet ayrımının mutlaklaştırılması, devlete rağmen ve devletin yanında/dışında iktidar(cılık)dan münezzeh bir demokrasinin varlığına kuramsal bağlamda imkan sunmaktadır. Muğlak bırakılmış biçim ve içeriğiyle devletin sivil toplum karşısında güç ve yet­kilerinin, söylem içi özne konumlarının mevzi mücadeleleriyle daraltılmasının, azaltılmasının sınırları hem Laclau-Mouffe’un hem de Karasu’nun tezlerinde oldukça genel ve soyut bir dille aktarılmış; devletin yetki ve güçleri yeterince açıklanmamıştır. Devletin minimalize edildiği böylesi bir yaklaşım John Locke ve J. S. Mill gibi Liberalizm kuramcılarının sınırlı devlet (limited government) tanımlarını yankılar gibi görünmektedir ki radikal demokrasi tezlerinin (her iki­sinin de) ekonomik uğraklara dair sessizliği veya yadsıyıcı tutumu bu görüngüyü güçlendirmektedir. Ayrıca, radikal demokrasi teorisyenleri liberal demokrasinin derinleştirilmesi söylevinde zaten herhangi bir beis görmemektedir.[38] Gerek sivil toplum/devlet ayrımının mutlaklaştırılması gerekse ekonominin, söylemsel for­masyon karşısında belirleyici gücünün tümden iptal edilmesi devleti, toplumsal­lığa dışsal, muğlak bir unsur olarak ele almaktadır.

Gramsci’nin kuramında mevzi/manevra savaşı ayrımının kabaca (ve sadece) Doğu/Batı ülkelerinin birbirinden farklı koşulları için öngörülen stratejilere iliş­kin olduğunu düşünmek yine dışsal ilişkiler felsefesince mümkündür. Gramsci iki ayrı savaş biçimi arasında da organik birlik tanımlamaktadır ki belirleyici ko­şullar gereği mevzilere değil iktidara yönelen bir manevra savaşının (zorunlu) ardılı mevzi savaşı olmak durumundadır. İşçi sınıfı önderliğinde iktidara ve üre­tim araçlarına el koymak ancak bir başlangıçken yeni toplumun inşa edilmesi (mevzilerin kurulması) devrimi tamamlayacak süreçtir. Tam tersi de aynı biçim­de geçerlidir; sivil toplumun güçlü olduğu modern toplumlarda verilecek mevzi mücadelesi, karşısında ve karşıtı olarak var olan iktidarı devirmekle yani ma­nevra savaşına evrilmekle tamamlanabilir. Gramsci’nin “siyasi toplumun [devle­tin] sivil toplum içinde erimesi [reabsorption]” şeklinde ifade ettiği nihai uğrak mevzi/manevra bütünlüğüyle kavranır. Benzer biçimde, Laclau-Mouffe’un eko­nominin toplumsallığa dışsal olarak kurgulanması sonucunu doğuran ekono­mik belirlenimcilik eleştirisi de Gramsci kuramına dair çarpık bir kavrayışı işaret etmektedir. Gramsci kuramında, tarihsel blok kavramı ile birbirlerine eklemle­nen ekonomi ve ideoloji, sonsuz uzamda sabit bir belirlenim ilişkisi önermez. Aksine, tarihsel blok konjonktürel bağlamda ekonomi ve ideolojinin karşılıklı çarpışmalarını bir süreç olarak ele alırken, birinin diğerince iptal edildiği felsefi yaklaşımları eleştirir.[39]

Gerek Laclau-Mouffe’un özcü/nesnellik eleştirisi ile sınıfları yadsıyan yaklaşımı gerekse Karasu’nun “sınıf yaklaşımından arındırılmış demokrasi” tanımı üretim ilişkileri ile üretim biçimi arasında dışsal ve zorunsuz bir ilişki tarifine dayanır. Kaygalak’ın, Terry Eagleton’a atıfla kaleme aldığı şu pasaj durumun vahametini açıklar niteliktedir:

“Bireyin sosyo-ekonomik açıdan işgal ettiği yerle, politik-ideolojik çıkarları ara­sında herhangi bir zorunlu ilişki olmadığının iddia edilmesi ve bu şekilde, sınıf ile politik çıkarlar arasındaki zorunlu bağın koparılması politika ve ideolojiyi kendi kendini yaratan pratikler haline getirmektedir.”[40]

Rıza, oydaşma gibi kavramlar kapitalizmi ideolojik düzeyde yeniden üreten ek­lemlenme süreçleri olarak Gramsci’den devralınırken burjuva egemenliğinin, iktidar ilişkilerinin sürdürülmesinde ekonomik çıkarların etkisinin bypass edil­mesi kuramsal olarak mümkün müdür? Kapitalizm bir ücretli emek, artı-değer ve meta düzeneğidir. Ancak bu kısacık ifadede dahi saklı olan şu ki kapitalizm ekonomik ve ideolojik bir bütündür. Kapitalin ilk cildinde Marx, metayı sa­dece artı-değere ve ücretli emeğe dayalı ekonomik bir unsur olarak değil, aynı zamanda ve (önceliksiz biçimde) bir toplumsal ilişki biçimi olarak tanımlar.[41] Kullanım değerinde cisimleşen artık-değerin ve toplumsal emeğin mübadele de­ğerine tahvil edilebilmesi metanın bu ikili karakteri ile ilgilidir. Yani meta müba­delesinin sürdüğü toplumlarda; toplumsallığın mikro-ölçeklerine kadar yerleşik olan kapitalist mübadeleye dayalı insan ilişkilerinin illüzyonik biçimde karmaşık denklemlerinde dahi demokrasi zorunlu olarak (politik an’ın nitel durumuna göre öncel, nihai ya da eş-zamanlı biçimde) sınıfsal bir meseledir; tabii, mevzu bahis sosyal demokrasi değil ise. Zira meta, hem kendisini üretecek artı-değer sömürüsü hem de mübadele değerinin ideolojik olarak yeniden üretimi olmak­sızın var olamaz. Metanın ikili karakterini kuran ekonomi ve ideolojinin ilişkisi sonsuz bir uzamda sabitlenemeyeceği gibi aynı ikili, tarihsel bir yaklaşım içinde de tikel-belirlenimli bir oluşsallıkla ele alınamaz ki bu doğada bir varlığın ken­di başına (yalnızca kendiyle etkileşim içinde) var olabileceğini iddia etmekten farksız olur. İdeolojizme tepki olarak geliştirilen yanıtların ekonomi-politik dili içinde, ideolojizmin simetrik eşi ekonomizme düşmekten muhakkak sakınarak sorması gereken; sınıf ya da değil toplumsal kesimler arasında ideolojik (bu bağ­lamda söylemsel) çatışmaların yine ideoloji düzleminde sonlanabileceği tezi ar- tı-değer üretiminin akıbetine dair ne önermektedir? Ücretli emek ve artı-değer üretimi sürebilecekse artı-değer kimler tarafından üretilecektir? Zor’un ortadan kalkacağı savlanan radikal demokraside ücretli emekçilerin, artı-değer üretimi yoluyla sömürülmesi için gerekli rıza nasıl üretilecektir? Artı-değer üretiminin sömürüyle sonuçlanmayacağı bir toplum sözleşmesi; ya da tersten bir bakışla, ideolojik düzeyde karşıtlıkların son bulduğu toplumsal ilişkilerde meta mübade­lesi mümkün müdür?

Elbette, birçok toplumsal kesimin birtakım çıkarları meta mübadelesi sona ermeksizin, sivil toplum mücadelelerince elde edilebilir ve edilmelidir de. Sos­yalist hedefler, sınıfların zorunlu politik çıkarları; kadın, gençlik, ezilen ulus ve inanç grupları gibi tabi/madun kesimlerin kapitalizm içinde/dışında gerçekle­şecek politik çıkarlarını yadsımaz ve demokrasi mücadelesini içerir. Lakin ra­dikal demokrasi kuramının sorunu kapitalizm koşullarında herhangi bir varlık, oluş ya da tinin, meta mübadelesi sürmekteyken dahi kolayca toplumsal olanla ilişkileri bağlamında sınıf-dışı hale gelebileceği yaklaşımıdır. Örneğin, “dünya barışı” veya “doğanın talanına karşıtlık” gibi temel taleplerin gerçekleşmesi meta mübadelesine, küresel kapitalist rekabete ve burjuva ideolojisine rağmen müm­kün müdür? Böyle bir imkanın varlığını iddia eden yaklaşım metayı, dolayısıyla içinde cisimleşen ve sürekli oluşsallık arz eden toplumsal ilişkileri bypass ederek salt ekonomik bir olgu olarak kavramanın zorunlu sonucudur. Üretim biçimi ve ilişkilerinin birbirine dışsal kavranışı; sınıfların varlıklarını muğlaklaştırmakta, devlet ve sınıfların ilişkisini zorunsuz bir bağla tanımlamakta ve dolayısıyla kapi­talizme rağmen komünal deneyimlerden veya devletlerin sınıflara tümüyle dış­sal görülmesi sayesinde devletin yanında/dışında eşit-demokratik bir oluşumdan nihai bir amaç biçiminde söz edilebilmektedir.

Marksizm’in ekonomiye “mutlak” bir rol atfederek ideolojik süreçleri ikincil- leştirdiği ve önemsizleştirdiği yönünde geliştirilen “özcülük” eleştirisi meta mü­badelesinin tüm biçim ve ilişkilerde kilit bir konuma sahip olmasına ve metanın salt-ekonomik bir unsur olarak ayrıcalıklı görüldüğü iddiasına dayandırılmakta­dır. Oysa bizzat Marx tarafından metanın, ikili karakteri defalarca açıklanmıştır:

“Fiziksel şeyler arasında fiziksel bir ilişki vardır. Ama metalarda bu farklıdır. Şeylerin, qua [ki bu] metaların varlığı, ve bunlara meta damgasını vuran emek ürünleri arasındaki değer ilişkisi ile bunların fiziksel özellikleri ve bu özellikler­den doğan maddi ilişkiler arasında mutlak olarak bağ yoktur. Burada, insan­lar arasındaki belirli toplumsal ilişki, şeyler arasında düşsel bir ilişki biçimine bürünüyor.”[42]

“Metaların dili olsaydı şöyle derlerdi: kullanım-değerimiz insanları ilgilendire- bilir. Nesne olarak o bizim bir parçamız değildir. Nesne olarak bize ait olan şey [değişim] değerimizdir. Meta olarak doğal ilişkilerimiz bunu tanıtlar. Birbirimi­zin gözünde, değişim değerinden başka bir şey değiliz.”[43]

Her iki pasajda da açıkça vurgulanan metalaşma sürecinin ekonomi ve ideolojiyi kapsayacak biçimde ikili karakteridir. Bir maddenin kullanım değerini örtecek biçimde değişim değeriyle ifade edilebilmesi, artı-değer sömürüsüne yönelik (ar- tık-ürünün varlığına dayalı) bir ekonominin yanı sıra; insanlar arasındaki top­lumsal ilişkinin şeyler arasında bir ilişki gibi algılanabilmesini gereksinir. Aksi takdirde, “hiçbir kimyager, ne incide, ne elmasta değişim değeri” keşfedebilirdi! Stuart Hall’un, Marks’ın meta fetişizmi olarak nitelediği ilişkiler yumağına dair değerlendirmesi de yine ekonomi/ideoloji arasındaki sıkı bağı işaret etmektedir:

“Piyasa, hem üretimi hem de mübadeleyi gerektiren bir sistemi sanki yalnızca mübadeleden ibaretmişçesine yeniden sunar. Bu, siyasal ekonominin büyük kısmının kilit öncülüydü elbet. O nedenle bu öncülün aynı anda gördüğü şu iş­levleri var: (i) bir ilişkiyi zıttına dönüştürmek; (camera obscura) (ii) kapitalist koşullar altındaki üretim ilişkilerinin ve mübadelenin parçası olan [bireysel ç. n.] ilişkinin bütün olarak görünmesini ya da bütünün yerine geçmesini sağla­mak… (iii) bütünün -kapitalist toplumun üretimdeki gerçek temelinin- görüş alanından çıkmasını sağlamak. Böylece yalnızca emek ve üretimin piyasa yo­luyla gerçekleştirildiğini görebiliriz: Bundan böyle emeğin üretim sürecinde sö­mürüldüğünü ve artık değerin üretim sürecinde temellük edildiğini ‘gör’emeyiz. Bu üç ‘işlev’ kapitalist koşullar altında piyasa ilişkilerini eşanlı olarak ‘gerçek’ ve ‘ideolojik’ kılar.[44]

Son olarak; sosyalist hedeflerle radikal demokrasi ereği arasındaki bir diğer fark mevzi savaşının nihai uğrak ilan edilmesine ilişkindir. Laclau-Mouffe’un sınıfı söylemsel bir kategoriye indirgedikleri yaklaşımlarında mevzi savaşına atfettik­leri önem hegemonik süreçlerin kayganlık ve muğlaklıkla tarif ediliyor olmasına dayanır. Felsefi düzlemde sorun yaratan şudur ki mevzi savaşının iktidar karşıtı (ve iktidar hedeflemeyen) temelde ele alınışı muğlaklığı mutlak bir biçime sok­maktadır. Kuşku yok ki söz konusu muğlaklık sınıfların ve ekonominin dışsal öğeler olarak ele alındığı demokrasi nosyonunun sınıf-dışı süreçselliğidir. Oysa bir muğlaklık olarak süreç bir kez mutlak hale geldi mi oluşsallıktan söz et­mek de imkansız hale gelir. Kapitalist üretim ilişkilerinin sürmesi ile demokrasi arasındaki muğlaklık tam da demokrasinin zaruri sınıfsallığını işaret eder ki bu muğlaklığın aşılması manevra savaşını, yani meta mübadelesinin, kapitalist iliş­kilerin yıkılmasını gereksinir. Radikal demokrasinin, Gramsci’nin hegemonya kuramından koparak sivil toplum, mevzi savaşı gibi kavramları diyalektik eşle­rinden mutlak biçimde ayırması; doğrudan birer sınıf olarak tanımlanamayan toplumsal kesimlerin ideolojik konumlanışları karşısında sınıfların ideolojik ve ekonomik güçlerini söylemsel tabiyetlere indirgemesi veya yadsıması meta mü­badelesine ve tüm ideolojik/ekonomik aygıtlarıyla devlete rağmen özerk bir de­mokrasi tahayyülünü doğurabilmiştir.

KAYNAKÇA

ANDERSON Perry: Gramsci – Hegemonya, Doğu/Batı Sorunu ve Strateji, Alan yyn, 1988.

BOBBIO Norberto: “Gramsci ve Sivil Toplum Kavramı” içinde; Sivil Toplum ve Devlet (der. John KEANE), Ayrıntı yyn, 1993.

CARNOY Martin: “Gramsci ve Devlet” içinde; Praksis -3, Yaz-2001.

FORGACS David; Antonio Gramsci Kitabı 1916-1935, Dipnot yyn, 2012.

GRAMSCI Antonio: Selecetions From The Prison Notebooks (der. Quintin HOARE ve Geoffrey Nowell SMITH), International Publishers, New york, 2005.

HALL Stuart: “Kültür, Medya ve İdeolojik Etki” içinde; Medya İktidar İdeoloji (der. Mehmet Küçük), Bilim ve Sanat yyn, 1999.

HALL Stuart: “Yeni Zamanların Anlamı” içinde; Yeni Zamanlar-1990’larda Politikanın Değişen Çehresi, Ayrıntı yyn, 1995.

HALL Stuart, LUMLEY Bob ve MCLENNAN Gregor: Siyaset ve İdeoloji: Gramsci, Birey ve Top­lum yyn, 1985.

KARASU Mustafa: Radikal Demokrasi, Bilim ve Aydınlanma yyn, 2009.

KAYGALAK Sevilay: “Post-Marksist Siyasetin Sefaleti: Radikal Demokrasi” içinde; Praksis-1, 2001.

KEANE John: Sivil Toplum ve Devlet, Ayrıntı yyn, 1993.

LACLAU Ernesto ve MOUFFE Chantal: Hegemonya ve Sosyalist Strateji, Birikim yyn, 1992.

MARX Karl: Kapital Cilt-1, Sol yyn, 2010.

MORTON Adam David: Gramsci’yi Çözümlemek, Kalkedon yyn, 2011.

RANSOME Paul: Antonio Gramsci: Yeni Bir Giriş, Dipnot yyn, 2010.

SASSOON Showstack, Anne; “Hegemonya, Mevzi Savaşı ve Politika” içinde; Gramsci’ye Farklı Yaklaşımlar (der. Anne Showstack SASSOON), Dipnot yyn, 2012.

SAVRAN ACAR Gülnur: Sivil Toplum ve Ötesi, Dipnot yyn, 2013.

TEXIER Jacques and BOBBIO Norberto: “Gramsci Üst-yapılar Teorisyeni – Sivil Toplum Kav­ramı Üzerine” içinde; Gramsci ve Sivil Toplum, Savaş yyn, 1982.

THOMAS D. Peter: Gramsci Çağı, Dipnot yyn, 2010.

YALMAN Galip: “Galip Yalman’la Söyleşi” içinde; Praksis -27, Dipnot yyn, 2011

[1]        KAYGALAK, Sevilay: “Post-Marksist Siyasetin Sefaleti: Radikal Demokrasi” içinde; Praksis-1, 2001, s. 35

[2]       ANDERSON, Perry: Gramsci – Hegemonya, Doğu/Batı Sorunu ve Strateji, Alan Yyn, 1988, s. 29-30

[3]       Gramsci, hegemonyanın rıza boyutunu tahakkümü iptal edecek biçimde ele almaz. Aksine, devletlerin ihtiyaç duy­dukları her anda kolluk kuvvetleri gibi baskı araçlarına, yasa belirleyici kurumlara başvurabileceğini, ancak böyle bir güvence ile hegemonya kurabileceklerini ifade eder. Bkz; HALL Stuart, LUMLEY, Bob ve MCLENNAN Gregor; Siyaset ve İdeoloji: Gramsci, Birey ve Toplum Yyn, 1985, s. 41

[4]        GRAMSCİ, Antonio: Selections From The Prison Notebooks (der. Quintin HOARE ve Geoffrey Nowell SMITH), Inter­national Publishers, New york, 2005, s.161

[5]        CARNOY, Martin: “Gramsci ve Devlet” içinde; Praksis -3, Yaz-2001, s. 254

[6]        FORGACS, David; Antonio Gramsci Kitabı 1916-1935, Dipnot Yyn, 2012, s. 513

[7]        ANDERSON, Perry, a.g.e, s. 50

[8]        GRAMSCI Antonio, a.g.e, s.236-238

[9]        Bkz; SAVRAN ACAR Gülnur: Sivil Toplum ve Ötesi, Dipnot Yyn, 2013, s. 10-11 ve KEANE John: Sivil Toplum ve Devlet, Ayrıntı Yyn, 1993, s.10

[10]       BOBBIO Norberto: “Gramsci ve Sivil Toplum Kavramı” içinde; Sivil Toplum ve Devlet (der. John KEANE), Ayrıntı Yyn, 1993, s. 103

[11]       a.g.e, s. 116

[12]       TEXIER Jacques and BOBBIO Norberto: “Gramsci Üst-yapılar Teorisyeni – Sivil Toplum Kavramı Üzerine”içinde; Gramsci ve Sivil Toplum, Savaş Yyn, 1982, s. 85

[13]       PORTELLİ Hugues: Gramsci ve Tarihsel Blok, Savaş Yyn, 1982, s. 4

[14]      ANDERSON Perry, a.g.e, s. 46

[15]      a.g.e.,   s.                                          49

[16]      a.g.e.,   s.                                          31

[17]      a.g.e.,   s.                                          63

[18]      Thomas’ın sözünü ettiği; “in actual reality civil society and State are one and the same” şeklindeki cümlede “same” ifadesi yerine “identical” ifadesinin bulunması gerekirken İtalyanca’dan İngilizce’ye çeviride bir hata yapıldığını ileri sürer. Bkz; THOMAS D. Peter: Gramsci Çağı, Dipnot Yyn, 2010, s.113

[19]      YALMAN Galip: “Galip Yalman’la Söyleşi” içinde; Praksis -27, Dipnot Yyn, 2011, s.60

[20]      THOMAS D. Peter: a.g.e. s.247

[21]      HALL Stuart: “Yeni Zamanların Anlamı” içinde; Yeni Zamanlar-1990’larda Politikanın Değişen Çehresi, Ayrıntı Yyn, 1995, s.120

[22]      a.g.e, s.115

[23]      SASSOON Showstack, Anne; “Hegemonya, Mevzi Savaşı ve Politika” içinde; Gramsci’ye Farklı Yaklaşımlar (der.

Anne Showstack SASSOON), Dipnot Yyn, 2012, s. 100

[24]       KARASU Mustafa: Radikal Demokrasi, Bilim ve Aydınlanma Yyn, 2009, s. 128

[25]       a.g.e, s. 205

[26]         a.g.e, s.            136

[27]         a.g.e, s.            129

[28]         a.g.e, s.            134

[29]         a.g.e, s.            135

[30]         a.g.e, s.            210

[31]         a.g.e, s.    129, 137

[32]       LACLAU Ernesto ve MOUFFE Chantal: Hegemonya ve Sosyalist Strateji, Birikim yyn, 1992, s. 168

[33]       a.g.e, s. 172

[34]       KAYGALAK Sevilay, a.g.e, s. 46

[35]       a.g.e, s. 42

[36]       LACLAU ve MOUFFE, a,g,e., s. 235

[37]       a.g.e., s.216, 226

[38]       MORTON Adam David: Gramsci’yi Çözümlemek, Kalkedon Yyn, 2011, s. 47-50

[39]     RANSOME, Paul: Antonio Gramsci: Yeni               Bir Giriş,       Dipnot Yyn, 2010, s. 224

[40]     KAYGALAK, a.g.e, s. 46

[41]     MARX Karl: Kapital Cilt-1, Sol Yyn, 2010,                s. 94-95

[42]           a.g.e, s. 82

[43]           a.g.e, s. 92

[44]       HALL Stuart: “Kültür Medya ve İdeolojik Etki” içinde; Medya İktidar İdeoloji (der. Mehmet Küçük), Bilim ve Sanat yyn, 1999, s. 202