Halkın Türkiye Komünist Partisi’nin “açık mektubu” üzerine değiniler – Kenan Kalyon

Halkın Türkiye Komünist Partisi (HTKP) Selahattin Demirtaş’a yönelik bir açık mektup yayımladı. Bu mektup çeşitli yönlerden irdelenmeyi hak ediyor. Mektubun tam metnine yazının altında bulunan linkten erişilebilir.

Öncelikle madalyonun olumlu yüzü

1) Söz konusu mektuba, gerek şekil şartları gerekse de öz ve içerik bakımdan yönelteceğimiz eleştirilerden önce, madalyonun olumlu yanının altını çizmemiz gerekiyor. Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) yaşadığı, ama tarafların oldukça ketum tavrı nedeniyle İdeolojik, programatik, örgütsel, stratejik ve taktik içeriği hakkında yeterince bilgi sahibi olamadığımız ayrışmanın ardından böyle bir mektubun kaleme alınması, sosyalist solun ve toplumsal muhalefetin derlenişi, yeniden dizilişi ve kümelenmesi açısından olumlu ve “hayırlı” bir gelişmedir.

2) Tarafların kısıtlı açıklamalarıyla yetinerek izlemek ve bilgilenmek durumunda kaldığımız bu süreçte akla gelen sorulardan biri şu idi: Kürt sorunu bu ayrışmada etkenlerden biri midir, değil midir? Açık mektup, olduğunun bir kanıtıdır.

3) Bu çerçevede, mektubu, ayrışmadan önceki birleşik TKP’nin bildiğimiz çizgisine göre, çekinik de olsa bir ilerleme, ama başka bir pencereden bakıldığında ayrışma henüz taze iken atıldığı için cesur bir adım, bir arayış, bir diyalog çabası ve yeniden konumlanma girişimi olarak telakki ediyoruz.

4) İçeriği bakımından hala ne denli muammalı olursa olsun, TKP’deki ayrışmanın nispeten kavgasız gürültüsüz, özellikle de isim ve patent hakkı konusunda sonu gelmez bir didişmeye saplanmadan, belirli bir olgunlukla, alınan yeni isimler konusunda mutabakata dayalı bir çözümle neticelenmiş olması sosyalist solun bütünü adına takdire şayan bir kazanım ve derstir. Bu bapta taraflara teşekkürü bir borç biliriz.

Mektubun genel mahiyeti

1) Mektup, HTKP’nin cumhurbaşkanlığı seçimleri ve sonrasına dair görüşlerini Selahattin Demirtaş ve “kamuoyu” ile paylaşıyor. Bu anlamda bir tutum belgesi.

2) Mektup, HTKP’nin hassasiyetlerini, Kürt Özgürlük Hareketine ve bu hareket dolayımıyla HDK/HDP’ye dönük çeşitli eleştirilerini kayıt altına alıyor; ama aynı zamanda bir diyalog ve işbirliği kapısı aralama niyetini yansıtıyor.

3) Mektup, açık, belirgin ve somut bir öneriden veya öneriler dizisinden yoksun. Daha çok genel/geçer temenniler ihtiva ediyor.

4) Bununla birlikte, mektup, Selahattin Demirtaş’ın yakaladığı oy oranının, seçimlerde izlenen hattın ve tutturulan dilin, bunun belirli bir karşılık bulmasının önemini sezinlemiş gözüküyor. Bunu şöyle ifade ediyor:

“Son seçimde oylarınızdaki artışın bir arayışı yansıttığını; seçim dönemi samimi bir şekilde dillendirdiğiniz barış, kardeşlik, eşitlik ve özgürlük gibi değerlerin sizi sadece cumhurbaşkanı adaylığı döneminde değil, sonraki dönemde de bir sorumluluğun altına soktuğunu düşünmekteyiz.”

Sorun-1: Şekil şartları ve adres yanlışlığı

Gelelim söz konusu mektubun sorunlu yanlarına:

1) Bir tarafta Selahattin Demirtaş, diğer tarafta tüzel, gayri-şahsi ve kolektif bir imza. Bu, başlı başına bir sorundur.

2) Daha da ötesi, “Halkın Türkiye Komünist Partisi Merkez Komite” imzasının altına isimler tek tek sıralansaydı da sorun ortadan kalkmazdı. Zira mektubun adresi yanlıştır. Mektubun doğru adresi Halkların Demokratik Kongresi/Partisi Merkez Yürütme Kurullarıdır. Mektup bir kez ismine yazıldıktan sonra, HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın kişisel bir tasarrufta bulunma hakkı, elbette saklıdır. Ama bilinsin, mektup asıl olarak söz konusu kurullarda değerlendirilecektir. HDK/HDP işleyişinin bir gereğidir bu.

3) HTKP Merkez Komite’nin mektubunda, Selahattin Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı kampanyası çerçevesinde olumlu bir tınıyla zikredilen her şey söz konusu organların veya seçim dönemine özgü olarak ihdas edilen geçici kurulların tartışma, istişare ve kolektif kararlarının ürünü ve sonucudur. “Yeni Yaşam Çağrısı” belgesi, seçim kampanyasının kurgusu, miting yapılacak iller, temel sloganlar, seçim müzikleri, başka etkinlik biçimleri, vs., hepsi buna dahildir. Elbette, Selahattin Demirtaş buna kişisel üslubunu, tonlamasını, becerilerini, yaratıcılığını, inisiyatifini ve “Kürt Özgürlük Hareketinden gelme bir aday kapsayıcı olamaz” iddialarını geçersiz kılan maharet, inandırıcılık ve sahiciliğini bir artı olarak katmıştır. Böyle de olsa, konu şahsileştirilemez. HTKP Merkez Komite’nin mektubunun muhatabı HDK-HDP Merkez Yürütme Kurullarıdır.

4) HTKP mektubunda, belirli bir beğeniyle anılan “Yeni Yaşam Çağrısı” belgesi, HDK/HDP programlarından esinlenerek ve ama aynı zamanda cumhurbaşkanlığı seçimlerine özgülenmiş bir dille üretilmiştir. Yani nispeten kalıcı ama bir o kadar da konjonktüre has yönleri vardır. HDK/HDP, hem stratejik hem de “somut durumun somut tahlili”ne cevaz veren, uzun vadelilikle güncelliği olabildiğince bağdaştıran başka belgeler üretmeye ve bunları (yerel seçimlerde ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde görüldüğü gibi) hayat içinde konuşturmaya, dövüştürmeye ve ete-kemiğe büründürmeye devam edecektir.

5) Mesele sadece şahsileştirmeden ibaret değil. HTKP, Selahattin Demirtaş üzerinden Kürt Özgürlük Hareketi ile konuşuyor. HDK/HDP’yi, bu oluşumlar içinde yer alan sosyalistleri ıskalıyor; yaşanan dönüşümleri ve köprülerin altından akan suları görmezlikten geliyor. Her şey bir yana, Selahattin Demirtaş’ın artık yeni bir konumu var: HDP Eş Genel Başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine de bu sıfatla ve partisinin kararı ile girmiştir. Kürt Özgürlük Hareketi HDK/HDP’nin en büyük bileşeni ve omurgası olabilir. Ama bu bir özdeşlik ilişkisi kurmayı gerektirmez.

6) HTKP, Kürt Özgürlük Hareketi ile dolaysızca ilişkilenmek ve konuşmak istiyorsa, bunun yolları ve kanalları açıktır. Devlet dahil olmak üzere, dileyen ve ihtiyaç duyan bu kanalları kullanmaktadır. Özcesi, bu ihtiyacı Selahattin Demirtaş üzerinden gidermeye gerek yok. Aksi kulağı tersten göstermek anlamına gelir.

Sorun-2: Taammüden ve sehven yanlışlar

1) Başlıktaki “taammüden” sözcüğü şöyle anlaşılmalıdır: Hala birleşik TKP’nin zihniyeti ve çizgisi içinden konuşmak… Taze bir ayrışmanın basıncı altında, bildik tutum ve yaklaşımlarda basit tadilatlarla yetinmede ısrar etmek veya bunları çok hafifçe bükerek yol alınacağını sanmak… TKP’deki ayrışmanın Kürt sorunu bağlamındaki izdüşümünü belirli bir derinliğe kavuşturmak yerine, yüzeyselliğin ötesine geçememek… Bu yollar, maalesef kapalıdır. Hafif büklümler yetmez; ayrışmanın tazeliğinin ihtiyatlılığı ve sakınganlığı ile yazılmış “açık mektuplar” filan çere değildir.

2) “Sehven” sözcüğünden kastımız ise şudur: HTKP’li dostlarımızın, bir dizi ön birikimin ardından, Emek, Barış ve Özgürlük Bloğu, HDK ve bugün HDK/HDP olarak devam eden ve ilerleyen süreci yeterli ilgi, dikkat ve duyarlıkla izlememelerinden, hem Kürt Özgürlük Hareketinin hem de bütün öğeleriyle HDK/HDP’nin ciddi bir reorganizasyon etabından geçmekte olduğunu layıkıyla takdir edememelerinden kaynaklanan yanlışlar… Bu sehven yanlışlara bir örneği, mektuptan değil de, daha bariz olduğu için, Onur Emre Yağan’ın ilerihaber.org’daki 22 Ağustos tarihli yazısından verebiliriz: Yazıda şu tür saptama ve “öngörü”ler var:

“Bölgedeki gelişmeler Kürtler açısından bağımsızlığın kapısını açacak şekilde seyretmekte ve Türkiye’deki Kürt hareketinin de beklenenin aksine, daha “Kürdistani” bir hatta çekilmesi olasılığı artmaktadır.

Rojava’daki Kürt inisiyatifi (devleti) bir daha kolayca yok edilemeyecek bir örgütlülüğe kavuşmuş, Irak’ın parçalanması ve özerk olan Kürt Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlık ilan etmesi an meselesi haline gelmiştir.

Dolayısıyla PKK hareketi önümüzdeki dönem AKP ile ilişkisini yer yer çatışmalı olsa da devam ettirecek, dahası AKP gibi ABD ve diğer emperyalist güçlerin bölgeye dönük müdahalesinde bir muhatap olarak konumlanmak isteyecektir.

Bu tabloda, sosyalist hareketin öncelikleri ile Kürt hareketininkiler arasında bir örtüşme, senaryo gerçekleştiğinde ortadan kalkar. HDP’nin kuvvetli belirleyeni olan Kürt siyasetinin tavrının bu partiyi mutlaka etkileyecek olması ve ‘Türkiyelileşme’, ‘solun çatı örgütü olma’ gibi iddiaların zaafa uğraması söz konusudur.”

3) Burada söylenenlerin hiçbir çözümleyici değeri, ne yazık ki, yoktur. İnsanın neresinden tutayım ve hangi yanlışı düzelteyim diyesi geliyor. Kürt hareketi, daha “Kürdistani” bir hatta çekilmiyor. Tam aksine, “Kürdi” ve “Kürdistani” bir çerçevenin ötesinde taşarak, kendisini ve sahip olduğu gücü Türkiye ve Ortadoğu bağlamı ve denklemleri içinde yeniden konumlandırmak ve işlevlendirmek istiyor. Kürt Özgürlük Hareketinin reorganizasyon hamlesi, neresinden bakarsanız bakın, bu anlama geliyor. Ama bu Kürdistani karakterin buharlaştırılması veya silikleştirilmesi pahasına olmaz elbette.

Kürt Özgürlük Hareketi yeni bir “ulus-devlet” peşinde koşmadığını ilan edeli epey oldu. Bu bir takiyye değil. Ulusların kaderlerini tayin hakkını yeniden yorumlayan ve her türlü gerici ulusçulukla arasına mesafe koyan yeni bir çizginin vargısı. Kürdistan coğrafyasının tamamında bu hareketin gücü ve nüfuzu arttıkça, bağımsızlık değil, Ortadoğu çapında demokratik ve devrimci dönüşümler daha yüksek bir olasılık haline gelecektir.

Dolayısıyla, bu hareketle sosyalist hareketin öncelikleri arasındaki örtüşme ve kesişmeler zayıflamak yerine pekişecektir.

“Kürt Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlık ilan etmesi an meselesi haline” gelmemiştir. Irak’taki gelişmeler, hiçbir şekilde buna işaret etmiyor. Bütün bu yanlışlar, Kürt hareketiyle uzunca bir süredir devam eden mesafeli ilişkilerden ve derinden derine işleyen süreçlerin nispeten “içeriden” takip edilmemesinden kaynaklanıyor.

4) Taammüden yanlışlarla devam edelim. Aslında, ortadaki yalın soru şudur:  Siz Kürt Özgürlük Hareketi ile şu mahut komünist hareket/ulusal hareket kategorik ayrımına göre mi ilişki kurmak istiyorsunuz? Yoksa ortadaki tablonun daha karmaşık olduğunun farkında mısınız? Bütün olumlu yüklemlerine karşın, mektubunuza sinen birinci yaklaşımdır ve bu nedenle üzülerek belirtelim ki, yaklaşımınızı esastan gözden geçirmezseniz “bu hamur daha çoook su kaldırır.”

5) O malum “komünist hareket/ulusal hareket” ayrımı, verili şartlar altında hükümsüzdür ve ezen ulus kibrinden ve bilgiçliğinden izler taşımaktadır. Unutmayalım; karşınızda “ulus-devlet”i reddeden, bir kadın devrimi peşinde koşan, bunu gözle görülür biçimde pratiğe döken, “Ortadoğu demokratik konfederalizmi”ni hedefleyen, “ekolojik-demokratik bir uygarlık”tan söz eden, tekelci kapitalizmi ve -terimi beğenmeyebiliriz ama-  “kapitalist modernite”yi aşmayı amaçlayan sıra dışı bir “ulusal hareket” var. Ulusal zeminlerden kalkış yapmış olsa bile, bu hareket kendini yenilemeye, kendi milliyetçiliği ile -Lenin’in ezen ulus milliyetçiliği katiyetle aynı kefeye konamaz, zira zulme karşı bir itirazı temsil eder dediği türden milliyetçilikle- uğraşmaya devam ediyor. Komünist hareket burnundan kıl aldırmayan, bu hareketle bütün karşılıklı etkileşim kanallarını açık tutmayan ayrıcalıklı bir konumdan konuşmaya devam edebilir mi? Böyle bir tutum git gide arkaik ve gülünç kaçmaz mı?

6) Sosyalizm, tarih boyunca hep çok akımlı, ama hiç yoksa yakın zamanlara kadar, Marksizm’in çeşitli versiyonlarının özgül ağırlığının gitgide arttığı “kümülatif” bir hareket ola geldi. Ütotyacılık, Proudhonculuk, Trade-Unionculuk, Bakunincilik, Blanquicilik, anarşizm, sosyalist-feminizm, anarko-sendikalizm, vs vs, saymakla bitmez. Sosyalizm hep yeni tonlar üreten bir kaleydoskop ve renk tayfıdır. İlk bakışta, bunların bazıları -örneğin, ütopyacılık- tamamen tarihte kalmış ve tarihin müzesine iade edilmiş sayılabilir. Böyle yanılgılara kapılmayalım. Sönümlenmiş gibi gözüken, elbette özgün haliyle değil ama yeni bir bağlamda ve bambaşka bir içerikle geri dönebilir.

7) Soruna bu genellikten yaklaşıldığında, Kürt Özgürlük Hareketini de bir dizi yeni deneyimi ve arayışı temsil eden bir “sosyalist” hareket saymamak için hiçbir sebep yok. Aramızda hala yeterince tartışılmamış ve irdelenmemiş bir seri ihtilaf konusu veya deşilmeye muhtaç birçok sorun alanı olabilir. Örneğin “radikal demokrasi”; örneğin “kapitalist modernite” versus “demokratik modernite” gibi. Ama içinden geçtiğimiz dönemde, bu arayışlar meşrudur ve bunlar hareketin “sosyalist” karakterine halel getirmez. Sadece onun kalkış ve kendini var etme zemininin farklılığına, kendi sosyalizm telakkisini bir “ulusal sorun”un prizmasından geçirme zorunluluğuna işaret eder.

Hal böyle ise şayet, bu harekete üstenci “komünizm” dersleri verilemez. Verilecek bir ders varsa şayet, ancak içerden ve yürüyen bir hareketin dinamiklerine yerleşerek ve daha da önemlisi karşılıklı etkileşimle verilebilir. Sizin mektubunuz, halen üstenci ve elinde bir sosyalizm/komünizm tekelinin bulunduğu varsayımından hareket eden bir üslup ve paye ile kaleme alınmıştır. Yol almak istiyorsak, böyle yanılsamalardan olabildiğince tez kurtulmakta sonsuz fayda vardır.

Sorun 3: Evet, Aydınlanma ama…

HTKP mektubunda Aydınlanma bahsi şöyle bir bağlamda geçiyor:

“Bölgeyi tarihsel olarak ileri taşıyacak gerçekçi çözüm, Kürt ulusal mücadelesinin yarattığı ileri birikim kadar, bu topraklarda 200 yılı aşan bir süredir devam eden aydınlanma hareketi ve modern işçi sınıfı mücadelelerinin yarattığı birikimi de kapsayacak şekilde, Türkiyeli bir karakter taşıyacaktır.”

Öncelikle, “bu topraklarda 200 yılı aşkın bir süredir devam eden” ürkek, “Batılılaşma” diye veya Batı’ya gönderme ile “çağdaşlaşma” olarak kodlanmış bir burjuva aydınlanmasıdır. Fransız aydınlanmasının, özellikle onun içinde Ansiklopedicilerin radikalizminin, onların gelecek yönelimli açık uçluluğunun yanına bile yaklaşmaz. Kaldı ki, bu en radikal haliyle bile“Aydınlanma” nötr, her mekan ve zamanda devreye sokulacak bir joker kavram, bir “boş gösteren” değildir.

Elbette her yeni çağ dönümüne, aynı zamanda, bir zihniyet devrimi ve bu anlamda bir “Aydınlanma” eşlik eder. Herkesin malumudur; Marksizm aynı zamanda, tarihsiz, tarihi kendisinden başlatan, hipotetik, kendi eleştirel bilincinden yoksun, büyük ölçüde bilişsel, salt akla seslenen ve maddi varoluş koşullarından bağımsız olarak yalnızca aklı özgürleştirmekle iştigal eden bir “Aydınlanma”nın eleştirisidir. Marks’ın din hakkındaki o son derece veciz sözlerini HTKP’li dostlarımıza hatırlatmak isteriz. Her şey bir yana, yukarıdaki Aydınlanma anlayışı Marksizm’in tarihselliği ve tarihsel bağlamcılığı ile kolayından ve el çabukluğu ile bağdaştırılamaz. Konu derindir ve burası bu derinliğe denk bir teorik tartışmanın yeri değil.

Ama gene de şu söylenebilir: Marksizm ve sosyalizmin Aydınlanmasının da bilişsel, akla seslenen ve bu çerçevede “bilimsel” boyutları bulunmakla birlikte, o asıl olarak kılgısal, eyleyen insanların bir ve aynı hem kendilerini hem de dünyayı dönüştürdükleri, burjuva aydınlanmasının dolaysız uzantısı olmayan ve hiçbir “aşkın” yönü bulunmayan kopuşçu bir zihniyet devrimidir. Veya tarih içinde çeşitli emareleri görüldüğü gibi, böyle olacaktır diyelim.

Yeri geldi; HTKP’li dostlarımıza, Aydınlanma minvalinde, turnusol işlevi gören kritik bir soru yöneltelim: Kürt Özgürlük Hareketinin düzenlediği, radikal/siyasal İslam ve dini resmileştirip devletleştiren diyanet İslam’ı ile kendi arasında net sınırlar çizen, bir tür “kültürel İslam” aralığı teklif eden “Demokratik İslam Konferansı” hakkındaki görüşünüz nedir? Bunu, Kürt Özgürlük Hareketinin dayandığı toplumsal zeminlerin kendiliğinden telkin ettiği “pragmatik” bir adım olarak mı değerlendiriyorsunuz?

Sorun 4: Boykot mu dediniz?

HTKP’li dostlarımız S. Demirtaş’ın seçim kampanyasının ve aldığı oy oranının önemini takdir etmekle birlikte, doğru taktiğin kendilerinin de izlediği “boykot” taktiği olduğunu iddia ediyorlar. Kendilerinden dinleyelim:

“Sayın Demirtaş,

Halkın Türkiye Komünist Partisi olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın aday olduğu, CHP ve MHP’nin AKP ile gericilik yarışına girdiği bir seçimin meşruiyetinin olmadığına dair bir değerlendirme ve seçimlerde boykot çağrısı yaptık.

Seçim sonuçları açıktır. Halkımızın önemli bir bölümü sandık başına gitmemiş, gerici AKP rejiminin meşruiyet kaynaklarından biri olan seçimi reddetmiştir. Tayyip Erdoğan seçmenlerin üçte birinden biraz fazlasının oyunu alarak cumhurbaşkanı seçilebilmiştir.”

Mektubun devamında S. Demirtaş’a ve bağlı bulunduğu harekete, siz de boykot etseydiniz, bakın görün neler olurdu ve Tayyip nasıl gayri-meşru bir zemine düşerdi deniliyor.

Sırasıyla gidelim. Öyle anlaşılıyor ki, HTKP’li dostlarımız, ilk kez ve çok tuhaf, kendi açmazlarını bize yansıtan bir boykot taktiği izlemişler ve olguları doğru okumuyorlar. İnsanın birazcık feraset, diyesi geliyor.

Bu topraklarda seçimlere en yüksek katılım oranı yüzde 90 civarında gezinir. Yüzde 85 üstü yüksek katılım oranıdır. Dolayısıyla, bizlerin çok eskilerden beri bildiği gibi, yüzde 10-12’yi otomatik olarak boykot hanesine yazamazsınız. Biz bu tür yaklaşımlarla kaç kez karşılaştık!

Seçimlere katılım oranı yüzde 74’tür. Yüzde 12 gibi her zaman sandığa gitmeyen bir rakamı elediğimizde elimizde, yüzde 14 gibi bir rakam kalır.

Bu boykotçu eğilim midir? Maalesef değildir. O sizin hüsnü kuruntunuzdan ibarettir. Ülke çapında, az çok yeknesak bir katılım oranı yoktur.  Ege ve Akdeniz nispeten yüksek bir katılım oranı sergilemiş ama İstanbul’un tatilciliğine de ışık tutmuştur.

Düşük katılım oranı Doğu, Güneydoğu ve bazı doğu Karadeniz illerinden kaynaklanmaktadır. Örnek olsun, Iğdır ve Kars en düşük katılım oranının olduğu illerdir. Buna Diyarbakır, Urfa ve Van gibi illeri ekleyebilirisiniz. Buradaki yaylacılık ve mevsimlik işçi hareketleri gibi bizim hep uğraşa geldiğimiz hakikatleri yakinen bilmiyorsunuz. O yüzden olgulara değinmeyen bir ezbercilik ve gönlümden geçen edası ile konuşuyorsunuz.

O halde bize, “halkımız boykot etti” türünden, bizim çok alışık olduğumuz durumları, “yeni boykotçular” olarak sunmayın. Siz burada yeterince iyi bilmediğiniz bir sahadasınız.

Sorun 5: Bir dizi yeni sorun alanı:

Bir dizi yeni sorun alanı var. Örneğin sizinle şu sınıf mücadelesi ile kimlik mücadeleleri arasında ilişkileri tartışmak isteriz. Bize göre siz hala indirgemeci ve ertelemeci bir hatta duruyorsunuz:  Kürt ve Türk emekçileri birleşecek ve her şey otomatik olarak çözülecek. Böyle bütün ertelemeci ve indirgemeci yollar kapalı. Siz, mektubunuzdan da anlaşılacağı üzere, açık ve berrak bir gelecek kavrayışınıza sahip değilsiniz. Biraz daha top çevrilebilir ama ebediyen değil.

Siz, ezilen ve baskı altında olsa dahi bütün kimlik mücadelelerini bir tehdit olarak algılıyorsunuz. Sanki kimlik mücadeleleri varsa, sınıf mücadeleleri iptal olmuş gibi. Size öncelikle, SYKP programının ilgili bölümlerini incelemenizi tavsiye ederiz.  İlgili bölümler sınıf mücadeleleri ile kimlik kavgalarının nasıl bağdaştırılacağına dairdir. Özü şudur. Öyle soyut ve evrensel bir sınıf kimliği yok ve o kimlik oracıkta verili değil. Sınıf kimliği çok boyutludur: Sınıf kimliği bir dizi ezilmişliği yan yana temsil eder. Tercih sizin, tartışmaya devam edebiliriz.

6: Sadede gelelim:

Erkan Baş soruyor: Var mısınız?.. Hay hay, varız. Ama bu işler öyle yarım ağızla ve göndermesi belirsiz biçimde olmaz. Ama biz açık konuşuyoruz: Yukarıdaki bütün eleştirilere rağmen, biz HTKP ile ortak mücadeleye, başkalarını da kapsayacak müşterek zeminler yaratmaya, sermaye düzenine, bunun güncel ifadesi olan neo-liberalizme karşı mücadeleye varız. İşte meydan işte şeytan…

HTKP Merkez Komite imzalı mektuba aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

http://siyasihaber.org/sectiklerimiz/htkpden-demirtasa-acik-mektup

Metin Çulhaoğlu’nun Kenan Kalyon’a cevaben yazdığı yazıya ise aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.